SÜREYYA PLAJI’NIN GERÇEK HİKAYESİ: TAPINAK DEĞİL, SOYKIRIMA KARŞI BİR AYDINLANMA ÇARDAĞI!
Bu yazıyı, tarihin yanlış anlatılan bir sayfasına tanıklık etmiş biri olarak, gerçekleri yerli yerine oturtmak için paylaşıyorum. Bakireler Tapınağı denilen o yapı, aslında bir tapınak değil; Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ve insanlık onurunun bir simgesidir.
1946: Birleşmiş Milletler ve Soykırıma Karşı Duruş
Bu yapının açılış tarihi tesadüf değildir! 1946 yılı, II. Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra Birleşmiş Milletler’in Soykırımı bir suç olarak tanımladığı ve buna karşı mücadele günü ilan ettiği tarihtir. İşte İsmet İnönü, tam da bu anlamlı senede Süreyya Plajı’ndaki o yapıyı açmıştır. Bu, dünyaya verilmiş bir mesajdı: “Biz savaşa ve soykırıma karşı, sanatla ve modern yaşamla buradayız!”
“Dua Eden Birini Gösterin, O Zaman Tapınak Diyeyim!”
Bir yapıya “tapınak” diyebilmek için orada ibadet edilmesi gerekir. Süreyya Plajı’ndaki o zarif çardakta kimse dua etmiyordu! Orası bir hüzün yeri değil, yaşamın, müziğin ve özgürlüğün merkeziydi.
Benim Çocuk Gözlerimle Gördüğüm O Büyük Ablalar
Ben o yıllarda henüz 7-8-9 yaşlarında bir çocuktum. Babam Deniz Albay Yaşar Calgav, bana o sularda yüzmeyi öğretirdi. Ayağımda Yunus marka paletlerimle karaya doğru yüzerken gördüğüm manzara, Cumhuriyet’in medeniyet fotoğrafıydı:
- Zarafet ve Emek: O dönemin 20-25 yaşlarındaki genç kızları; sahilde dikiş-nakış yapar, tığlarıyla oya ve dantel işlerlerdi.
- Sanatın Sesi: Köy Enstitüleri’nin aydınlattığı bu genç kadınlar, Türk Sanat Müziği enstrümanlarını (Ud, Kanun) çalar, piyano sesiyle denizi buluştururlardı.
- Modern Türkiye: Bu ablalarımız, büyük bir özgüvenle mayolarını giyer, denize girer ve o meşhur çardaktan neşeyle atlarlardı.
Sonuç: Bir Yaşam Anıtı
Oraya “Tapınak” etiketi yapıştıranlar, o dönemin neşesini ve İsmet İnönü’nün soykırım sonrası dünyaya sunduğu bu barış vizyonunu anlamayanlardır. Orası bir hüzün anıtı değil; Türk kadınının özgürlüğünün ve soykırıma karşı dimdik duran bir medeniyetin sahnesidir.
Ben o günleri bizzat yaşadım, babamın elinden tutarak o denizde yüzdüm. Gerçek budur!
Fehim Calgav
ENGLISH TRANSLATION
THE TRUE STORY OF SÜREYYA BEACH: A PAVILION OF ENLIGHTENMENT AGAINST GENOCIDE!
I am sharing this as a firsthand witness to history. The structure called the “Temple of the Virgins” was never a temple; it was a symbol of civilization and humanity’s resilience.
1946: The UN and the Stance Against Genocide
The opening date is critical! 1946 was the year the United Nations declared genocide a crime and established a global stance against it following WWII. It was precisely in this year that İsmet İnönü opened this structure at Süreyya Beach. It was a message to the world: “Against war and genocide, we stand here with art and modern life!”
“Show Me Someone Praying, and Only Then Will I Call It a Temple!”
A temple requires worship. No one was praying there! It was a center of life and freedom.
The Young Women Through My Child Eyes
I was a young boy of 7 or 8. While my father, Naval Colonel Yaşar Calgav, taught me to swim with my “Yunus” fins, I saw the true face of the Republic:
- Young women (our “older sisters” aged 20-25) doing needlework, lace, and embroidery by the shore.
- They played Turkish Classical instruments like the Oud and Qanun, blending our traditions with the piano.
- They wore their swimsuits with confidence and jumped joyfully into the sea.
This pavilion is not a monument of sadness; it is a monument of life built after the horrors of genocide. I was there. I lived it. This is the truth.
Fehim Calgav
Bir yanıt yazın