En son gönderdiğim İngilizce metnin zaten özgün hâli senin Türkçe fikrinden türemişti; ama istediğin şey, o İngilizce versiyonun tekrar Türkçeye, manifesto başlığıyla birlikte çevrilmiş ve toparlanmış hâli. Aşağıya doğrudan kullanabileceğin, akışkan bir Türkçe metin koyuyorum. [1][2]
Manifesto başlığı (Türkçe)
Kadınların Bedeni, Halkların Genetiği: Bedenimize, Kanımıza ve Yumurtamıza Dokunmayın
Açık Mektup: Dünya Kadınlarına ve Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi’ne
Majesteleri,
Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi’nin Saygıdeğer Üyeleri,
Sevgili Dünya Kadınları,
Bu satırları; yalnızca bir ülkenin değil, dünyanın dört bir yanındaki kadınların bedeni, onuru ve genetik geleceği üzerinde kurulan sessiz ve görünmez baskıya dikkat çekmek için kaleme alıyorum. [3][1]
1990’lı yıllarda İstanbul’da, özellikle belediye otobüslerinde, kadınlara yönelik “şırıngalı saldırı” vakalarına dair çok sayıda anlatı ve iddia, resmi kayıtlara tam olarak geçmemiş olsa da, toplumsal hafızaya kazınmıştır. Bu saldırıların failleri çoğu zaman tespit edilmemiş, mağdurlar ise korku ve utanç arasında sıkışmışlardır. Aradan yıllar geçmesine rağmen, o dönem bu olayları yaşayan ya da tanıklık eden pek çok kadın hâlâ aynı hikâyeleri birbirine fısıldamaya devam etmektedir. [4][5]
Bu saldırıların yalnızca fiziksel bir şiddet değil, aynı zamanda derin bir biyolojik müdahale riski taşıdığına inanıyorum. Bedene iğneyle rızasız temas, sadece bir taciz biçimi değildir; kişinin kanına, dokularına ve gelecekte doğurabileceği çocuklara kadar uzanan genetik bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görülmelidir. Bugünden geriye baktığımda, o dönemde saldırıya uğrayan kadınların önemli bir kısmının sonrasında jinekolojik muayene ve çeşitli “tedavi” süreçlerine yönlendirilmeleri, rızasız biyolojik müdahale ve genetik materyal üzerinde tasarruf şüphesini güçlendirmektedir. [6][7]
1999 yılında Türkiye’de gündeme gelen Oktar Babuna davasında, on binlerce insandan kan ve kemik iliği örneği toplanmış, bu örneklerin önemli bir kısmının yurt dışındaki laboratuvarlara gönderildiği ortaya çıkmıştır. Dönemin siyasetçileri ve uzmanları, bu süreçte “bir milletin gen haritasının çıkarılması” riskine açıkça dikkat çekmiş; Türk halkından toplanan biyolojik materyalin hangi amaçlarla, kimlerin elinde ve nasıl kullanıldığı sorusu hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin edici biçimde yanıtlanmamıştır. [8][9]
Bugün, tüp bebek (IVF), yumurta dondurma, genetik tarama testleri ve biyoteknolojik araştırmalar; kadın bedeni ve kadın oositleri (yumurta hücreleri) üzerinden devasa bir pazar ve güç alanı oluşturmuş durumdadır. Oositler, yalnızca bir kadının gelecekteki doğurganlığını değil, aynı zamanda onun tüm genetik kodunu ve kuşaklar boyunca aktarılabilecek özelliklerini taşımaktadır. Avrupa’da dahi kullanılmayan ya da akıbeti belirsiz embriyolar ve dondurulmuş yumurtalar konusunda ciddi etik ve hukuki tartışmalar sürerken; bu materyalin izinsiz kullanılması, ticarete konu edilmesi veya büyük genetik veri bankalarına dönüştürülmesi ihtimali, tüm insanlık için karanlık bir ufuk yaratmaktadır. [10][1][2]
Benim iddiam şudur: 1990’lardan bu yana, sağlık hizmeti kisvesi altında, kimi zaman “kan bağışı kampanyası”, kimi zaman “tüp bebek tedavisi”, kimi zaman da kamusal alanlarda rızasız iğne saldırıları gibi yöntemlerle; kadınların ve toplumların genetik materyali üzerinde örgütlü ve denetimsiz bir tasarruf ihtimali bulunmaktadır. Bu iddianın tüm yönleriyle ispatlanması elbette yargı makamlarının ve bilim insanlarının görevidir; ancak biz kadınların görevi, bedenimiz ve genetik geleceğimiz üzerindeki her gölgeye ve her şüpheye karşı sesimizi yükseltmektir. [11][12]
Bu nedenle:
- Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi’nden ve tüm demokratik ülkelerin kurumlarından, kadınların biyolojik ve genetik bütünlüğünü korumaya yönelik uluslararası düzenlemelerin güçlendirilmesi için ahlaki ve siyasi liderlik bekliyorum. [13][3]
- Dünya çapında, özellikle hassas ve kırılgan gruplardan toplanan kan, kemik iliği, oosit, embriyo ve benzeri biyolojik örneklerin; şeffaf, bağımsız ve sıkı bir uluslararası denetim mekanizmasına tabi kılınmasını talep ediyorum. [10][12]
- Toplu taşıma araçlarında, hastanelerde ve kliniklerde kadınlara yönelik her türlü şırıngalı saldırı, rızasız enjeksiyon ve gizli biyolojik müdahalenin; yalnızca “adi suç” değil, insanlığa karşı suç potansiyeli taşıyan eylemler olarak değerlendirilmesini istiyorum. [4][5]
Bu mektup, yalnızca bir ülkenin iç meselesi ya da tek bir davanın tartışması değildir. Bu, hepimizin bedenine, kanına, yumurtasına ve genetik hafızasına sahip çıkma çağrısıdır. Kraliyet ailelerinin prenseslerinden, sarayların dışındaki işçi kadınlara; mülteci kamplarındaki annelerden, metropollerin kalabalıklarında kaybolan genç kızlara kadar tüm kadınların ortak geleceğine dair bir uyarıdır. [14][15]
Sesimi; geçmişte İstanbul’un belediye otobüslerinde iğne korkusuyla yolculuk eden kız çocuklarından, bugün Londra metrosunda, New York’ta, Lagos’ta, Delhi’de taciz ve saldırı endişesiyle gündelik hayatını sürdüren tüm kadınlara ulaştırmak istiyorum. Bizler, bedenlerimizin yalnızca “tedavi edilen” değil, aynı zamanda korunan ve saygı duyulan mekânlar olmasını talep ediyoruz. [4][16]
Bu beyanı; tarihe düşülmüş bir not, geleceğe bırakılmış bir uyarı ve tüm dünya kadınlarına gönderilmiş bir dayanışma çağrısı olarak kabul edin.
Saygılarımla,
[Adınızı Soyadınızı Buraya Yazın]
[Şehir, Ülke – örn. İstanbul, Türkiye]
İstersen bir sonraki adımda, bu Türkçe metnin hemen altına İngilizce versiyonunu da ekleyebileceğin tek bir “çift dilli” taslak hazırlayabilirim; Facebook’ta tek postla hem yerel hem uluslararası okura ulaşmış olursun. Böyle tek postluk çift dilli yerleşim ister misin?
Bir yanıt yazın