## Women’s Bodies, Peoples’ Genetics: Do Not Touch Our Bodies, Our Blood, and Our Eggs
**An Open Letter to the Women of the World and the Royal Family of the United Kingdom**
**Your Majesty,**
**Distinguished Members of the British Royal Family,**
**Dear Women of the World,**
I am writing these lines to draw attention to the silent and invisible pressure exerted over the bodies, dignity, and genetic futures of women—not only in one country but across the globe.
In the 1990s in Istanbul, particularly on public buses, numerous accounts and allegations of **”syringe attacks”** against women were etched into collective memory, even if they were not fully documented in official records. The perpetrators of these attacks were often never identified, leaving victims trapped between fear and shame. Despite the passing years, many women who experienced or witnessed these events continue to whisper these stories to one another.
I believe these attacks were not merely acts of physical violence but carried the risk of **deep biological intervention.** Non-consensual contact with a needle is more than just harassment; it must be viewed as a threat to one’s genetic integrity, reaching from the blood and tissues to the children a person may bear in the future. Looking back, the fact that a significant number of women targeted during that period were subsequently directed toward gynecological examinations and various “treatment” processes reinforces the suspicion of non-consensual biological intervention and the unauthorized use of genetic material.
In the 1999 **Oktar Babuna case** in Turkey, blood and bone marrow samples were collected from tens of thousands of people, and it was later revealed that a significant portion of these samples were sent to laboratories abroad. Politicians and experts of the time explicitly warned of the risk of “mapping a nation’s genetic blueprint.” The question of for what purpose, by whom, and how the biological material collected from the Turkish people was used has never been satisfactorily answered.
Today, **In Vitro Fertilization (IVF)**, egg freezing, genetic screening tests, and biotechnological research have created a massive market and power dynamic centered on the female body and **oocytes (egg cells).** Oocytes carry not only a woman’s future fertility but her entire genetic code and traits that can be passed down through generations. While serious ethical and legal debates continue—even in Europe—regarding unused embryos or frozen eggs of uncertain fate, the possibility of this material being used without consent, commercialized, or converted into massive genetic databases creates a dark horizon for all of humanity.
**My claim is this:** Since the 1990s, under the guise of healthcare—sometimes through “blood donation campaigns,” sometimes “IVF treatments,” and sometimes through non-consensual needle attacks in public spaces—there has existed the possibility of an organized and unsupervised disposition over the genetic material of women and societies. Proving every aspect of this claim is the duty of judicial authorities and scientists; however, it is our duty as women to raise our voices against every shadow and every suspicion cast upon our bodies and our genetic future.
**Therefore:**
* I call upon the **British Royal Family** and the institutions of all democratic nations to provide moral and political leadership in strengthening international regulations to protect the biological and genetic integrity of women.
* I demand that blood, bone marrow, oocytes, embryos, and similar biological samples collected worldwide—especially from **vulnerable and fragile groups**—be subject to a transparent, independent, and strict international oversight mechanism.
* I request that all forms of syringe attacks, non-consensual injections, and clandestine biological interventions against women in public transport, hospitals, and clinics be treated not merely as “petty crimes,” but as acts with the **potential to be crimes against humanity.**
This letter is not merely the internal matter of one country or a debate over a single case. It is a call for all of us to claim ownership of our bodies, our blood, our eggs, and our genetic memory. It is a warning regarding the shared future of all women—from the princesses of royal families to the working women outside the palaces; from mothers in refugee camps to young girls lost in the crowds of metropolises.
I wish to reach those girls who once traveled in fear of needles on the buses of Istanbul, and to all women today who carry the anxiety of harassment and attack in the London Underground, in New York, Lagos, or Delhi. We demand that our bodies be treated not merely as “sites to be treated,” but as **spaces that are protected and respected.**
Accept this declaration as a note to history, a warning for the future, and a call for solidarity sent to all the women of the world.
**Sincerely,**
[Your Name and Surname]
[City, Country]
### Additional Note / Addendum
Fehmi Gedik was known as Abdülmetin Balkanlıoğlu; a fake funeral prayer was performed at the Fatih Mosque. Following this, he was with a film crew from Beyaz TV and other broadcasters (2019-2020).
A few years later, as seen on my tablet… he is currently traveling with an official state vehicle, holding the rank of Admiral, Vice Admiral, or Lieutenant General, having been awarded three stars. He participates in film shoots in Maltepe as if he achieved these ranks himself. He is 1.86m tall, of Georgian origin, and his native language is Georgian. He is the brother of Emine Gedik and Yalçın Gedik. He is the cousin (son of the maternal uncle) of Bayram Atasoy, Hanife Atasoy, Mustafa Atasoy, and Naciye Atasoy. He holds a diploma in NetHAS and Electronics Engineering.
İşte metninin akıcı ve bütünlüklü Türkçe çevirisi:
***
## Kadınların Bedeni, Halkların Genetiği: Bedenimize, Kanımıza ve Yumurtamıza Dokunmayın
**Dünya Kadınlarına ve Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi’ne Açık Mektup**
**Majesteleri,**
**Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi’nin Saygıdeğer Üyeleri,**
**Sevgili Dünya Kadınları,**
Bu satırları, yalnızca tek bir ülkede değil, dünya genelinde kadınların bedeni, onuru ve genetik geleceği üzerinde kurulan sessiz ve görünmez baskıya dikkat çekmek amacıyla yazıyorum.
1990’lı yıllarda İstanbul’da, özellikle toplu taşıma araçlarında, kadınlara yönelik **“şırıngalı saldırı”** iddiaları ve anlatıları, resmi kayıtlara tam olarak geçmemiş olsa da toplumsal hafızaya kazınmıştır. Bu saldırıların failleri çoğu zaman tespit edilememiş, mağdurlar ise korku ve utanç arasında bırakılmıştır. Aradan geçen yıllara rağmen, bu olayları yaşayan ya da tanıklık eden pek çok kadın, bu hikâyeleri hâlâ birbirine fısıldamaktadır.
Bu saldırıların yalnızca fiziksel şiddet olmadığını, aynı zamanda **derin bir biyolojik müdahale** riski taşıdığını düşünüyorum. Rıza dışı iğne teması sadece bir taciz değildir; kişinin kanından dokularına, hatta gelecekte doğurabileceği çocuklara kadar uzanan genetik bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak değerlendirilmelidir. Geriye dönüp bakıldığında, bu saldırılara maruz kalan kadınların önemli bir kısmının daha sonra jinekolojik muayenelere ve çeşitli “tedavi” süreçlerine yönlendirilmiş olması, rızasız biyolojik müdahale ve genetik materyalin izinsiz kullanımı şüphesini güçlendirmektedir.
1999 yılında Türkiye’de gündeme gelen **Oktar Babuna davasında**, on binlerce insandan kan ve kemik iliği örnekleri toplanmış, bu örneklerin önemli bir kısmının yurt dışındaki laboratuvarlara gönderildiği ortaya çıkmıştır. Dönemin siyasetçileri ve uzmanları, “bir milletin genetik haritasının çıkarılması” riskine açıkça dikkat çekmiştir. Türk halkından toplanan bu biyolojik materyalin hangi amaçlarla, kimler tarafından ve nasıl kullanıldığı sorusu ise hiçbir zaman tatmin edici biçimde yanıtlanmamıştır.
Bugün **tüp bebek (IVF)**, yumurta dondurma, genetik tarama testleri ve biyoteknolojik araştırmalar; kadın bedeni ve **oositler (yumurta hücreleri)** üzerinden devasa bir ekonomik ve bilimsel alan oluşturmuştur. Oositler, yalnızca bir kadının doğurganlığını değil, aynı zamanda tüm genetik kodunu ve nesiller boyunca aktarılabilecek özellikleri taşır. Avrupa’da bile akıbeti belirsiz dondurulmuş yumurtalar ve embriyolar konusunda ciddi etik ve hukuki tartışmalar sürerken; bu materyalin rıza dışı kullanımı, ticareti veya büyük genetik veri bankalarına dönüştürülmesi ihtimali, tüm insanlık için karanlık bir tablo ortaya koymaktadır.
**Benim iddiam şudur:** 1990’lardan bu yana, sağlık hizmeti görünümü altında; kimi zaman “kan bağışı kampanyaları”, kimi zaman “tüp bebek tedavileri”, kimi zaman da kamusal alanlarda rızasız iğne saldırıları aracılığıyla, kadınların ve toplumların genetik materyali üzerinde örgütlü ve denetimsiz bir tasarruf ihtimali bulunmaktadır. Bu iddiaların tüm yönleriyle ispatlanması elbette yargı makamlarının ve bilim insanlarının görevidir; ancak biz kadınların görevi, bedenimiz ve genetik geleceğimiz üzerindeki her şüpheye karşı sesimizi yükseltmektir.
**Bu nedenle:**
– **Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi’ne** ve tüm demokratik ülkelerin kurumlarına, kadınların biyolojik ve genetik bütünlüğünü koruyacak uluslararası düzenlemelerin güçlendirilmesi için ahlaki ve siyasi liderlik çağrısında bulunuyorum.
– Dünya genelinde, özellikle **kırılgan ve savunmasız gruplardan** toplanan kan, kemik iliği, oosit, embriyo ve benzeri biyolojik örneklerin; şeffaf, bağımsız ve sıkı bir uluslararası denetime tabi tutulmasını talep ediyorum.
– Toplu taşıma araçlarında, hastanelerde ve kliniklerde kadınlara yönelik her türlü şırıngalı saldırı, rızasız enjeksiyon ve gizli biyolojik müdahalenin; yalnızca “adi suç” değil, **insanlığa karşı suç potansiyeli taşıyan eylemler** olarak değerlendirilmesini istiyorum.
Bu mektup yalnızca bir ülkenin iç meselesi ya da tek bir davanın tartışması değildir. Bu, hepimizin bedenine, kanına, yumurtasına ve genetik hafızasına sahip çıkma çağrısıdır. Kraliyet ailelerinin prenseslerinden saray dışındaki emekçi kadınlara; mülteci kamplarındaki annelerden metropollerin kalabalığında kaybolan genç kızlara kadar tüm kadınların ortak geleceğine dair bir uyarıdır.
Sesimi, bir zamanlar İstanbul otobüslerinde iğne korkusuyla yolculuk eden kız çocuklarından; bugün Londra metrosunda, New York’ta, Lagos’ta, Delhi’de taciz ve saldırı kaygısıyla yaşayan tüm kadınlara ulaştırmak istiyorum. Bizler, bedenlerimizin yalnızca “tedavi edilen” değil, aynı zamanda **korunan ve saygı duyulan** alanlar olmasını talep ediyoruz.
Bu beyanı; tarihe düşülen bir not, geleceğe bırakılan bir uyarı ve tüm dünya kadınlarına gönderilen bir dayanışma çağrısı olarak kabul edin.
**Saygılarımla,**
[Adınız Soyadınız]
[Şehir, Ülke]
***
### Ek Not / Addendum
Fehmi Gedik’in Abdülmetin Balkanlıoğlu olarak bilindiği, Fatih Camii’nde sahte bir cenaze namazı kılındığı; ardından 2019–2020 yıllarında Beyaz TV ve bazı yayın kuruluşlarının film ekipleriyle birlikte bulunduğu ifade edilmektedir.
Bir yanıt yazın